Ak Sağlık

Genel Sağlık Bilgilendirme Portalı.

Kadınların 10 yılı diyet yapmakla geçiyor

Kadınların 10 yılı diyet yapmakla geçiyor	10 kadından biri ömrünün 25 yılını diyete harcıyor.

İngiltere`de yapılan bir araştırmaya göre kadınlar ömürlerinin en az 10 yılını diyet yaparak geçiriyor. 4 bin kadın üzerinde yapılan araştırmaya göre her 10 kadından biri ömrünün 25 yılını diyet yaparak harcıyor. Araştırma her kadının yılda en az bir kez rejim yaptığını ve genelde rejimlerin en fazla beş hafta sürdüğünü ortaya koydu.

UTANIYORLAR

Araştırma kadınların hayatları boyunca en az 42 kez diyet yaptığını, rejim yapmaya en fazla 16 yaşında başladıklarını gösterdi. Ankete katılanların yüzde 39`u görüntülerinden utandıkları için rejim yaptıklarını söyledi. Doktor Glenn Wilson , kadınların yüzde 32`sinin de çocuklarının kilolu ya da obez olmalarından kendilerini sorumlu tuttuğunu söyledi. 2008-05-27 Bugün

Konu ile ilgili olarak detaylı Bilgi için Lütfen Tıklayınız…    Op Dr Murat Üstün

  • Share/Bookmark

Diyetle ilgili en çok merak edilen 12 soru

Diyetle ilgili en çok merak edilen 12 soru	Hiç aç kalmadan istediğiniz kiloda kalmanın sırrı … Diyetler ve diyet programları neredeyse hayatımızın olmazsa olmazı haline geldi. Günlük almamız gereken kalori ve yağ miktarından ve hangi yiyeceklerin kolesterolü düşüreceğine kadar pek çok soru kafamıza takılıyor. Diyetle ilgili en çok sorulan soruların cevabını Hay Güzellik ve Estetik Merkezi”nden Dr. Alp Kürşad Mamak verdi…

Kilo vermek isterken günlük alınması gereken yağ miktarı nedir?

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, günlük aldığınız kalori miktarının yüzde 15`i, diyet yapıyor olun veya olmayın her iki halde de yağlardan sağlanıyor. Bu miktar; kalp krizi, obezite ve diyabet riskini en aza indirmek için yeterli. Sözgelimi, bin 500 kalorilik bir diyet yapıyorsanız alabileceğiniz yağ miktarı 50 gramla sınırlı.

Karbonhidrat niçin egzersiz için de önem taşır?

Vücudumuzda glikojen olarak depolanan karbonhidratlar, kas gücünü artırmada son derece önemli rol oynar. Ayrıca, aşırı olmamak kaydıyla vücudumuzda depoladığımız yağlar da aynı etkiyi gösterir. Kas gelişiminde önemli rol oynayan glikojeni vücudunuza tedarik edebilmek için, egzersiz çalışmalarınız sonrası karbonhidrat içeren yiyeceklerden yemelisiniz. Mesela 90 dakikalık bir egzersiz sonrası, fırınlanmış patates, bir porsiyon meyve veya kepekli krakerler iyi birer seçim.

Kahvede bulunan kafein kemikleri zayıflatır mı?

Hayır. Çok aşırı miktarda kahve içmiyorsanız böyle bir durum söz konusu değil. Gene de kafeinin kemikleriniz üzerindeki zararlı etkilerinden endişe duyuyorsanız, kahvenizi sütle içmeyi deneyin.

Yumurta kolesterol açısından kötü mü?

Ölçülü olduğunuz sürece hayır. Yumurta, vücudunuz için gerekli olan protein, K vitamini,riboflavin ve selenyumu sağlamak için mükemmel bir kaynak. Yapılan araştırmalar, yumurta sarısının 213 mg kolestrol içeriyor olmasına karşın, haftada 2 adet yumurta yemenin kandaki kolesterol düzeyi üzerinde hiçbir olumsuz etkide bulunmadığını gösteriyor.

Hangi yiyecekler kolestrolü düşürür?

Lif bakımından zengin sebzeler, söz gelimi yulaf, fasulye ve soyalı besinler, kolesterolü düşürüyor. Bunlar, kandaki kolesterol miktarını dengeleyici özelliğe sahip bulunuyor. Kolesterolünüz yüksekse, özellikle az yağ içeren bir diyet yapmalısınız. Aldığınız yağ miktarını azaltmak için meyve ve sebze ağırlıklı öğünler yemelisiniz ve kırmızı eti azaltmalısınız. Ayrıca süt ve süt ürünlerinden de yağsız olanları tercih etmelisiniz.

Midedeki açlık kazıntısını nasıl giderebilirim?

Bunu tamamen geçiremezsiniz; fakat kendinize en zararsız biçimde üstesinden gelebilirsiniz. Bunun için, diyetisyenlerin belirledikleri stratejilerden birini deneyebilirsiniz. Dilediğiniz yiyecekten ufak miktarlarda yiyerek açlığınızı gidermeye çalışın. Canınızın çektiği yiyeceklerin benzer diyet versiyonlarından deneyin.

En sağlıklı yağ hangisi?

Zeytinyağı kesinlikle en sağlıklı olanı. Göğüs kanseri riskini azaltıyor ve kolesterol üzerinde kötü etkileri bulunmuyor. Margarin ve tereyağı gibi doymuş yağlar damar tıkanıklığına sebep olur ve böylece yüksek tansiyon ve kalp krizi riskini artırır.

Çok az yağ yemek mümkün mü?

Tıpkı bir araba gibi, vücudumuz da hareket etmek için yağa gereksinim duyar. Özel olarak yağ asitleri, hücre onarımında ve yenilemelerinde de iş görür. Et, balık, fındık gibi besinlerden aldığımız yağlar, aynı zamanda hormonları düzenleyici ve sinir sistemini güçlendirici etkilere sahip. Her ne kadar çoğu uzman günlük kalori miktarının yüzde 15″inin yağdan karşılanması gerektiği görüşünde birleşse de, yapılan son araştırmalar, yüzde 10″un da yeterli olduğunu gösteriyor.

Acıktığım zaman neden sinirli oluyorum?

Vücuttaki kan şekeri düştüğünde, kanınızdaki adrenalin ve daha birkaç hormonun işlevi de azalır ve bunun sonucu sinirlilik, kan basıncınızın artışıyla doğru orantılı olarak gerginlik görülebilir. Eğer sık aralıklarla azar azar yemek yemeye vakit ayıramıyorsanız, yanınızda bir meyve veya atıştıracak krakerler taşıyın.

Hiçbir şey yemeyerek zayıflamak tehlikeli mi?

Bu tarz girişimler son derece tehlikeli. Vücut iki günden fazla aç kaldığında, karbonhidrat ve protein gibi en temel ihtiyaçlarını kaslardan karşılar. Ayrıca büyük su kaybı da olur. Bunun sonucu baş ağrısı, baş dönmesi, sıkıntı görülebilir. Açlık süresi arttıkça, tehlikeler de daha ciddi boyutlar kazanacaktır.

Gece yatmadan önce bir şeyler atıştırmak zararlı mı?

Gece yarısı sindirim zorlaşır. Yatmadan önce bir şeyler atıştırmak istiyorsanız meyve veya bir kase yoğurt ya da bir bardak süt içmenizi öneriyoruz.

Şeker şişmanlatır mı?

Teknik olarak yağ içermediğinden, hayır. Şeker, saf karbonhidrattan oluşur ve biz bu ihtiyacımızı aynı şekilde ekmekten, meyvelerden de karşılayabiliriz. Ama tabii ki şeker kalori içerir. Bazı şekerli yiyecekler, sözgelimi kurabiyeler ve krakerler, aynı zamanda yağ da içerir. O halde, çok fazla şekerli gıda tüketimi kısa sürede yağ birikimleri olarak vücudumuzda yerini alacaktır.

2008-05-01 Bugün

Konu ile ilgili olarak detaylı Bilgi için Lütfen Tıklayınız…    Op Dr Murat Üstün

  • Share/Bookmark

Vejetaryen beslenme neden daha sağlıklı?

Vejetaryen beslenme neden daha sağlıklı?	DİKKAT! TABAĞINIZDAKİ BİR HAYVAN…

Vejetaryen beslenme insan sağlığı açısından faydalı ve uygulaması keyifli bir yöntemdir. Vejetaryen beslenme alışkanlıkları lezzetli ve sağlıklı geniş bir besin yelpazesi üzerine kurulmuştur. Vejetaryenler, et, balık ve kümes hayvanlarını yemezler. Günlük diyetlerine süt ve süt ürünleri ekleyen vejetaryenlere “laktik (lakto) vejetaryen” ve bunun yanında yumurta yiyenlere “ovo-laktik vejetaryen” denir. “Vegan”lar (tam vejetaryenler) et, balık, kümes hayvanlarından başka yumurta, süt ve süt ürünleri gibi diğer hayvansal gıdaları da yemezler.

SAĞLIKLI BİR KALP İÇİN

Vejetaryenlerin kolesterol seviyesi et yiyenlere göre çok düşüktür ve kalp rahatsızlıkları çok nadir görülür. Bunun sebebini bulmak hiç zor olmasa gerek. Vejetaryen yemeklerde “doymuş yağ asiti ” düşüktür ve çoğunlukla ya hiç yada çok az kolesterol içerirler. Kolesterol, et, süt, yumurta gibi hayvansal ürünlerde bulunduğundan veganların diyeti kolesterolsüzdür.

Vejetaryen diyetle alınan proteinin bir çok avantajı vardır. Yapılan araştırmalar, proteini sadece bitkisel kaynaklardan almanın , alınan yağ miktarı ve türü değişmese bile kanda kolesterol seviyesini düşürdüğünü göstermiştir. Ve düşük yağ seviyeli vejetaryen diyetin, diğer beslenme alışkanlıklarına açık bir üstünlüğü olduğu yine bu araştırmalarda ortaya konulmuştur.

YÜKSEK TANSİYON

Geçmişi 1920`lere kadar dayanan çok sayıda araştırma vejetaryenlerin tansiyonlarının, diğerlerine oranla daha düşük olduğunu göstermiştir. Vejetaryen diyete et eklenince tansiyonun hızla ve gözle görülür biçimde tekrar yükseldiği ortaya koyulmuş bir gerçektir. Günlük diyetteki sodyum miktarını azaltmanın yanı sıra vejetaryen beslenme yüksek tansiyonla mücadeleye destek olacaktır. Vejetaryen diyeti tercih eden yüksek tansiyon hastası bir çok kişi, tansiyon ilacına ihtiyaç duymamaktadır.

ŞEKER HASTALIĞINI KONTRAL ALTINA ALMAK İÇİN

Şeker hastalığı üzerine yapılan son araştırmalar, sadece bitkisel besinlerde bulunan kompleks karbonhidratlar yönünden zengin ve yağ oranı düşük diyet reçetelerinin diyabeti kontrol altında tutmak için en uygun beslenme şekli olduğunu göstermiştir. Şeker hastalarında kalp hastalığı riski çok yüksek olduğundan, yağdan ve kolesterolden kaçınmak şeker hastalığı diyetlerinin temel çıkış noktası olmaktadır. Buna en uygun beslenme biçimi de vejetaryen beslenmedir. Bütün insüline bağımlı şeker hastalarının insülin alması gerekse de, bitkisel kökenli diyetler, insülin ihtiyacını düşürmektedir.

KANSER RİSKİ

Vejetaryen beslenmenin kanseri önleyici etkisi vardır. Vejetaryenler üzerine yapılan bir araştırma, kanser yüzünden ölüm oranının genel nüfusa oranla çok düşük olduğunu göstermiştir. Bitkisel kökenli beslenme alışkanlıklarının yaygın olduğu ülkelerde göğüs kanseri oranlarının çarpıcı bir şekilde düşük olduğu gözlenmiştir. Bu ülkeler Batı tarzı “et temelli beslenme” alışkanlıkları kazandıkça, göğüs kanseri oranlarında artış olmuştur. Vejetaryenler arasında kalın bağırsak kanserine yakalanma riski et yiyenlere göre çok büyük oranda düşüktür.

Vejetaryen beslenme kanseri nasıl engelliyor? Öncelikle et temelli diyetlerle karşılaştırıldığında daha az yağ içerdiği ve buna ek olarak daha fazla “lif” içerdiği görülür. Ayrıca vejetaryenler bitki pigmenti beta -karoten tüketirler. Bundan başka güncel bir araştırma süt ve süt ürünlerinin içindeki doğal şekerin bazı kadınlarda yumurtalık kanserine sebep olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Vejetaryen diyetin bir çok anti -kanserojen etkisi günümüzde henüz açıklanabilmiş değildir. Örneğin araştırmacılar, bilim insanları vejetaryenlerin kanlarında kanser hücrelerini arayıp yok eden ve “doğal katil hücre” denen belli bir tür akyuvarın neden daha çok bulunduğunu açıklayamamıştır.

KALSİYUMUN VÜCUTTA TUTULMASI

Vejetaryen metabolizması daha az böbrek taşı ve safra kesesi taşı oluşturmaktadır. Ya hiç ya da daha az hayvansal protein aldıklarından daha düşük osteoporoz riski taşırlar. Vücuda yüksek oranda kalsiyum alımı, kemiklerden kalsiyum kaybını hızlandırır. Bitkisel temelli beslenme alışkanlıklarının yerleşmiş olduğu ülkelerde kalsiyum alımı düşük olsa da osteoporozun çok nadir görülüyor olması bu sebepten yola çıkarak açıklanabilir.

VEJETARYEN DİYETİ

Vücudun günlük besin ihtiyacını rahatlıkla karşılayacak bir vejetaryen diyet hazırlamak çok kolaydır. Tahıllar, sebzeler, tane ve tohumlar, protein ve demir yönünden çok zengindir. Yeşil yapraklı bitkiler, fasulye, mercimek, nohut ve kurutulmuş meyveler mükemmel birer kalsiyum deposudur.

D Vitamini , normal şartlarda güneş ışığı yardımıyla deri altında üretilmektedir. Düzenli olarak güneş ışığı alan kişiler, D vitaminini besinlerden takviye etmek zorunda kalmazlar. Koyu tenli olan yada Kuzey ülkelerinde yaşayan kişiler yıl boyunca ihtiyaç duydukları D Vitaminini vücutlarında üretmekte zorlanırlar. Bu yüzden D vitamini güçlendirilmiş besinler aracılığıyla tamamlanabilir. Kahvaltı için hazırlanmış çeşitli tahıl ürünleri, soya sütü ve multi vitaminler D Vitamini elde edilebilecek kaynaklardan bazılarıdır.

B12 vitamini güçlendirilmiş besinlerde bol miktarda bulunur. Soya ürünleri, kahvaltı için hazırlanmış çeşitli tahıl ürünleri ve Vegetarian Support Formula `nın besleyici mayası B12 elde edilebilecek kaynaklardır. B12 Vitamini eksikliği pek rastlanan bir durum olmasa da, katı vejetaryenler, diyetlerine bu vitamini eklemeyi unutmamaları gerekir. Ürünlerin etiketlerini okurken, içindekiler listesinde “Siyanokobalamin” kelimesini arayabilirler. B12 Vitaminin bu biçimi, bu vitaminin en iyi absorbe edildiği şekildir

(www .european -vegetarian.org sitesinden /vejetaryen.net “ten alınmıştır)

Konu ile ilgili olarak detaylı Bilgi için Lütfen Tıklayınız…    Op Dr Murat Üstün

  • Share/Bookmark

Hiç iz bırakmayan ameliyat yöntemi: SILS

Hiç iz bırakmayan ameliyat yöntemi: SILS	Bugün ameliyat ol, yarın bikini giy!

Tıpta açık ameliyatlara alternatif olarak kullanılan laparaskopik ameliyatlar, SILS yöntemiyle daha da gelişti! Ameliyatlarda 4-5 delik yerine göbekten tek delikle gerçekleştirilen SILS yöntemi sayesinde artık hiç ameliyat izi kalmıyor. Safra kesesi, reflü, morbid obezite ve apandisit ameliyatlarında uygulanabilen yöntem, hastanın aynı gün taburcu olmasını sağlıyor

Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Turgut İpek ve Prof. Dr. Erhun Eyüboğlu; tıpta son yirmi yıldır kullanılan laparoskopik ameliyatlarda çığır açan SILS (Tek Delikten Laparaskopik Cerrahi) yöntemi hakkında bilgi verdi:

Laparoskopik cerrahi nedir?

`Kapalı ameliyat yöntemi` olarak bilinen laparoskopik cerrahi, tıpta yirmi yıla yakın süredir uygulanan bir yöntem. Tüm sindirim sistemi hastalıklarının (morbid obezide, safra kesesi, apandisit, reflü vb.) cerrahisinde uygulanan laparoskopik cerrahi, hastanın ameliyatın etkilerini daha az hissederek, günlük yaşamına daha çabuk dönmesini sağlıyor. Açık ameliyata göre daha avantajlı olması nedeniyle, hem hekim hem de hastalar tarafından tercih edilen Laparoskopik yani minimal invaziv cerrahinin temel hedefi, büyük bir kesiden kaçınmaktır. Laparoskopik cerrahi, karın duvarına açılan, kalem çapı büyüklüğündeki deliklerden yerleştirilen tüplerin içinden geçirilen video kameralar ve özel aletlerle yapılır.

AÇIK AMELİYAT DÖNEMİ BİTTİ

Laparoskopik cerrahideki son gelişmeler nelerdir?

Cerrahların neşteri bir kenara bırakmasını sağlayan laparoskopik cerrahi, son yılda çok önemli gelişmeler gösterdi. Bir anlamda açık ameliyat dönemi bitti diyebiliriz. Tıbbın birçok alanında kullanılan `laparoskopik cerrahi`de, şimdi de `SILS` (Single İncision Laparoscopic Surgery) Tek Delikten Laparoskopik Cerrahi denilen yöntemle, vücuda tek delikten girerek ameliyatlar yapıyoruz. Dünyada ilk olarak 2007 yılında uygulanan bu yöntem, bildiğimiz laparoskopik cerrahi yöntemi… İleri düzeyde laparoskopik cerrahların uygulayabildiği bu yöntemin farkı ise; 4 ya da 5 delikten değil, tek delikten (göbek deliğinden) girilerek uygulanması.

SILS yöntemi nasıl uygulanıyor?

SILS yöntemi, göbek deliğinden uygulanıyor. Göbek deliğinin içinde kalan ve dışarıdan bakınca hiç görülmeyen 2 santimlik minik bir kesi açılarak ameliyat aletleri bu delikten sokuluyor. Klasik laparoskopik yöntemde biri kamera, diğer üçü endoskobi aletleri için dört küçük delik açıyorduk. Bu yöntemle ameliyat aletlerini göbek deliğinden içeri sokuyoruz. İçeride çıkartacağımız organ ile ilgili kesme, dikme işlemlerini bu aletlerle yapıyoruz.

HİÇ İZ BIRAKMAYAN YÖNTEM

Klasik laparoskopiye göre avantajları neler?

Yöntemin avantajı; 4-5 delik yerine tek delik açılması, böylece hastanın daha az ağrı hissetmesi ve estetik sorunların ortadan kalkması.

Bu yöntemle hastalar ameliyatın etkilerini az hissediyor, hasta ameliyatın ardından aynı gün ya da ertesi günü taburcu oluyor ve günlük yaşamına dönebiliyor.

Açık ameliyatta yaşanabilecek enfeksiyon gibi komplikasyonlar olmuyor.

Klasik laparoskopide 4-5 delik açıldığında hasta bu deliklerin ağrısını yaşıyordu. Şimdi ise bu ağrı en aza indirgenmiş oluyor.

Ayrıca göbeğin içinden yapılan bir kesi olduğu için ameliyat sonrası hiçbir kesi izi görülmüyor. Yani hastanın ameliyat geçirip geçirmediği belli olmuyor, hiç iz kalmıyor. Bu özelliğinden dolayı SILS yöntemi, kozmetik ve estetik açıdan hastalar tarafından tercih ediliyor.

SILS yöntemi hangi hastalıklarda uygulanabiliyor?

Klasik laparoskopik cerrahide yapılan her türlü ameliyat SILS yöntemiyle de gerçekleştirilebiliyor. Safra kesesi ameliyatları artık neredeyse rutin bir şekilde SILS yöntemiyle yapılmaya başlandı. İlave olarak, reflü, safra kesesi, morbid obezite ve apandisit ameliyatları için günümüzde SILS yöntemi uygulanıyor. Gelecekte klasik laparoskopi ile yapılan bütün ameliyatlarda bu yöntemin uygulanacağından eminiz. Bu bir gelişimdir ve bugün itibariyle ülkemizde de hastanemizde de bu ameliyatlar SILS yöntemiyle yapılmaktadır.(habertürk)

Editörün Notu: SILS yöntemi son 6 aydır safra kesesi ameliyatlarında tarafımızdan da uygulanmaya başlamıştır.

Konu ile ilgili olarak detaylı Bilgi için Lütfen Tıklayınız…    Op Dr Murat Üstün

  • Share/Bookmark

Reflü ve beslenme

Reflü ve beslenme	Reflü hastası, az ancak sık yemek zorunda. Ayrıca, neyi yiyip yiyemeyeceğini de bilmeli…

Reflüde davranış tedavisin en önemli basamaklarından biri de diyettir. Diyette protein içeriği arttırılırken yağ içeriğinin azaltılması beklenir. Midede ki gerilimi azaltmak için sık aralıklarla ancak az yemek yeme tercih edilmelidir. İki saatte bir olacak şekilde diyet düzenlenmeli ve bunu sağlayabilmek için iş yerinde, arabada, çantada kolay bulundurulabilecek besinler taşınmalıdır. Yine aynı nedenle ana öğünlerde sıvı alımı kısıtlanmalı ve günlük sıvı ihtiyacımızın 2-2.5 litre olması gerektiği unutulmadan ara öğünlerde sıvı alımına dikkat edilmelidir. Sıvılar çok soğuk veya çok sıcak olmamalıdır ve bir kerede hızlıca tüketmek yerine yudum yudum yavaşça içilmelidir. Mide asidinin uyarılmasını önlemek için acılı baharatlar, domates, portakal,mandalina, greyfurt, limon gibi Turunçgiller ve onların suları, karbonatlı içecekler( gazoz,kola vs.) ile kahve, koyu çay tüketiminden kaçınmak gerekir.Çikolata, çiğ soğan, sarımsak ve nane yine reflüye neden olabilecek gıdalardandır. Alkolün, özofagus irritasyonuna neden olduğu ve mide asidini arttırdığı bilinmelidir. Geç saatte alkol ile birlikte yenen ağır bir yemek ve üzerine içilen kahve, sigara bir reflü hastası için en kötü kombinasyondur. Yağda kızartmalar, yağlı etler, mayonez, kaymak, krema gibi aşırı yağlı yiyecekler ile yağda kızartmalar, açma, poğaça, yağlı börekler reflü şikayetlerini arttırır. Bazen simidin susamları bile şikayetleri tetikleyebilir. Süt, yoğurt ve peynirin az yağlı olanları kullanılmalıdır. Baklava, şöbiyet gibi ağır tatlılar kısıtlanmalı yerine sütlü tatlılar veya meyve ile yapılmış tatlılar tercih edilmelidir.

YEMEKLER BUHARDA PİŞİRİLMELİ

Yemekleri pişirme şekli de önemlidir. Sıvı yağ tercih edilmeli ancak çok az yağ kullanılmalıdır. Yemek yaparken çok soğan, salça, domates ve baharat kullanılmamalıdır. Haşlama, ızgara veya fırınlama yöntemi tercih edilmekle birlikte en iyisi buharda pişirmektir. Reflüyü provoke eden faktörlerden biride şişmanlıktır. Bu nedenle eğer kişinin kilo fazlalığı diyetle zayıflaması gerekir. Dar giysiler ve sıkı kemerler şikayetleri arttırdığı için önerilmez. Yemeklerden sonra dik oturmak veya hafif bir yürüyüş yapmak şikayetleri azaltacaktır. Yatmadan 3 saat önce yemek yenmemelidir.

2009-07-04 Takvim

Konu ile ilgili olarak detaylı Bilgi için Lütfen Tıklayınız…    Op Dr Murat Üstün

  • Share/Bookmark

Çağın Hastalığı: Reflü

Çağın Hastalığı: Reflü	Her 5 kişiden 1`inde reflü görülmektedir. Midede yanma ve bulantı gibi belirtiler gösteren hastalıkta erken tanı tedaviyi kolaylaştırır…

1- Reflü yaygın görülen bir hastalık mıdır?

Reflü dünyada en sık görülen ve görülme sıklığı da sürekli artan bir hastalıktır. Artan bir sıklıkla görülmesinin türlü nedenleri var. Önceleri gastrit sanılan pek çok hastada sorunun aslında reflü olduğunun anlaşılması artışın birinci nedeni. İkincisi ileri tetkik yöntemlerinin daha yaygın kullanılması reflünün daha çok merkezde ele alınıp kesin tanısının konmasını sağladı. Üçüncüsü, batı tipi yaşam biçimimiz ve beslenme alışkanlıklarımız nedeni ile bu hastalık daha çok görülüyor. İstatistik olarak ABD`den verilen rakamlar her 5 kişiden birinin farklı derecelerde reflü yakınması olduğunu gösteriyor. Türkiye`de de yaklaşık 750 bin kişinin reflü nedeni ile ilaç kullanıldığı tahmin ediliyor.

2-Reflü tehlikeli bir hastalık mıdır?

Reflü aslında bir semptom yani bir yakınmanın adı. Kelime anlamı `geri kaçış demektir`. Hazım enzimleri içeren mide sıvısının yukarı doğru yemek borusuna kaçmasıdır. Yemek borusunun içi bu sıvıya karşı dayanıklı olmadığı için asitli sıvının burada oluşturduğu tahriş ve onun sonucu ortaya çıkan bulguların tamamına reflü denir.Reflü öncelikle insanın yaşam kalitesini bozan bir hastalıktır. Reflü uyku kalitesinde bozukluk horlama ve uyku apnesi de yapabilir. Reflünün hasta üzerinde olumsuz etkisi daha sık yaşam kalitesi ile ilgilidir ancak uzun süren ve tedavi edilmeyen vakalarda ölümle sonuçlanabilecek ciddi komplikasyonları olduğunu da biliyoruz.

3-Reflü nasıl anlaşılır?

Reflü yakınmalarının zengin bir çeşitliliği vardır. Ağza acı su gelmesi, göğüs kemiği arkasında yanma, midede yanma ekşime, ses kısıklığı, ses çatallanması, inatçı öksürük, astım ve farenjit, boğazda takılma hissi, ağız kokusu, diş problemleri, kalp krizine benzeyen göğüs ağrısı en sık görülen reflü yakınmalarıdır. Bu ve benzeri yakınmaların toplumda çok sık görüldüğünü ve bazılarının arkasında reflü dışı nedenler olduğunu unutmamak gerekir. İleri tetkik yöntemleri ile artık reflünün kesin tanısı mümkündür.

Kesin tanı için ne yapmak lazım?

Reflü ile ilgilenen merkezlerde kesin tanı koyma şansı var. Bunun için yapılması gerekenler, hastanın yakınmalarını dikkatle dinleyip muayene etmek, gerekirse endoskopi ve 24 saatlik PH takibidir. Bazı hastalarda yutma sırasında çekilen ilaçlı film, manometre ve ayırıcı tanıda ultrasonografi de gerekli olabilir. Kesin tanı çok önemlidir. Çünkü bu hastalıktan muzdarip olduğunu düşünen on binlerce kişi yaşam biçimini değiştiriyor, rejim yapıyor ve bir kısmı da sürekli ilaçlar kullanıyor. Bu hastalığın uzun süren bir tedavi süreci vardır. Böyle bir disipline girmek için insanlar hastalığın kesin tanısından emin olmak ister.

2009-07-03 Takvim

Konu ile ilgili olarak detaylı Bilgi için Lütfen Tıklayınız…    Op Dr Murat Üstün

  • Share/Bookmark

Meme kanserine karşı uyanık olun

Meme kanseri kadınların kanserleri arasında birinci sırada yer alıyor. Prof. Dr. Cihan Uras, meme kanserinin eskiden 40 yaşın üzerindeki kadınlarda sık görülürken artık 20`li ve 30`lu yaşlarda da rastlanılabilen bir hastalık haline geldiğine işaret etti. “En önemli risk faktörlerinden biri kişinin ailesinde meme kanseri olması. Eğer kadının annesi, kız kardeşi, teyzesi ve teyze kızlarında meme kanseri varsa risk büyük” dedi.

Prof. Uras, kadınların benim ailemde kanser yok, bende de olmaz diye düşünmesinin yanlışlığına değindi.

35`TE  KONTROL BAŞLAMALI

Meme kanserinin erken dönemde yakalanması önemlidir. Ancak kişinin risk taşıyıp taşımadığının da hekim tarafından belirlenmesi gerekiyor. Prof. Dr. Cihan Uras, kadının önemli risk taşımasa da ilk mamografisinin 35`de yapılmasını öneriyor. Eğer sorun yoksa 40`a kadar normal muayenelerin sürmesi gerektiğini vurguluyor. 40 yaşından itibaren kadının memesinin durumuna, klinik bulgulara göre yılda bir ya da iki yılda bir mamografi yapılması, her yıl muayene edilmesi önem taşıyor. 50 yaşından sonra ise her yıl mamografi ve klinik muayene şart.

Meme kanserinin tanısında klinik muayene, mamografi, ultrasonografi ve meme MR`ının da çekilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Cihan Uras, “Bunların hiçbirinin birbirine üstünlüğü yoktur, MR yaptıralım her şey ortaya çıkar diye bir durum söz konusu değildir. Hangi inceleme hangi kadına yapılmalı buna hekimin karar vermesi doğru bir yaklaşım olacaktır. Erken meme kanseri tanısı koyduran önemli bir bulgu da mamografide görülen kireçlenmelerdir. Bunların da aydınlatılması gerekir. Bu kireçlenmeler grup oluşturuyorsa, şekilleri birbirine benzemiyorsa, sayıları 4-5 taneden fazla ise incelenmesi gerekmektedir” dedi.

LENF BEZLERİ ALINMALI MI?

Prof. Uras, “Koltukaltı lenf bezlerinde kanserli hücrenin olup olmadığı ameliyat sonrasındaki tedavinin planlanmasında çok önemlidir. Eskiden meme kanseri olan hastaların hepsinde koltuk altındaki lenf bezlerinin tamamı çıkarılıyordu. Ancak son yıllarda “sentinal lenf bezi biyopsisi” kavramı gündeme geldi. Sentinel lenf bezinde kanser hücresi yoksa koltukaltı lenf bezlerinin tamamının çıkarılması gerekmez” diye konuştu.

Belirtileri neler?

> Ele gelen kitle. Kanlı akıntı (Çok önemlidir), Meme başında çekilmeler, şekil bozuklukları. Meme derisinde çekintiler.

> Meme başından gelen her akıntı kanser habercisi değildir. Bol sulu akıntılar ve meme başından gelen kanlı akıntılar meme kanseri nedeniyle olabilir.

> Hastalar en çok sulu akıntıda yanılırlar, bu berrak kötü bir şey değil diye düşünülür. Oysa araştırılmalıdır.

> Meme başında egzamaya benzeyen yapılar, koyu kısımda kabuklu, egzama benzeri bir deri lezyonu varsa mutlaka değerlendirilmelidir.

> Memede ani kızarma ve şişme olması. Bu tür bir görünüm enfeksiyona bağlı olabileceği gibi iltihabi tip denilen meme kanserinin de habercisi olabilir.

> Ciltte portakal kabuğu görünümü. Koltuk altında ele gelen şişmiş bezeler.

Kaynak: Gazeteport

Konu ile ilgili olarak detaylı Bilgi için Lütfen Tıklayınız…    Op Dr Murat Üstün

  • Share/Bookmark

Cerrahinin yeni altın standardı: Minimal invaziv cerrahi

Cerrahinin yeni altın standardı: Minimal invaziv cerrahi	Cerrahi yöntemlerdeki yeniliklerle artık ameliyatlar küçük bir yara izinden öteye gitmiyor.

Cerrahi operasyonlarda, geniş kesilerle yapılan ve iyileşme süresi uzun, komplikasyon riski yüksek olan “açık ameliyat” yerine, girişimin küçük deliklerden yerleştirilen kamera ve el aletleri aracılığıyla yapılan, daha az kanamaya neden olan “minimal girişimsel cerrahi” yöntemi tercih ediliyor.

Gazi Üniversitesi (GÜ) Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ekmel Tezel, türü ne olursa olsun her ameliyatın bir travma olduğunu ve travmanın şiddetinin yapılacak ameliyata ile kullanılacak tekniğe göre değiştiğini söyledi.

Son yıllara kadar tüm ameliyatların klasik yöntem olarak bilinen “açık ameliyat” tekniği ile yapıldığını belirten Tezel, son yıllarda birçok cerrahi branşta “minimal girişimsel cerrahi” yönteminin uygulanabilirliğinin kabul edildiğini belirtti. Tezel, bu yöntemin, “hastanın beden bütünlüğüne mümkün olan en az hasarı vererek, en iyi tedavinin yapılması, hastanın ameliyat sonrası hastanede yatış süresini kısaltarak, takip eden günler içinde olabildiğince hızla normal hayatına dönmesini sağlayan teknik” olarak tanımlandığını söyledi. Tezel, yöntemin en büyük avantajının ise her türlü cerrahi işleminin olabilecek en küçük kesi ile yapılabilmesi olduğunu vurguladı.

Tezel, “minimal girişimsel cerrahi” ile yapılan ameliyatların başarı oranın oldukça yüksek olduğunu belirterek, “Yöntem, artık günümüz cerrahisinin altın standardıdır. Hastalığı tedavi ederken yeni hastalıklara yol açmadan, hastaya mümkün olan en iyi tedaviyi, en kısa yoldan, en kısa zamanda ve en az zararla yapmak bu yöntemde esas alınmıştır” dedi.

Ameliyat edilecek bölgede geniş kesi açılmasının, öncelikle hastanın daha çok ağrı duymasına, yaranın iyileşme süresinin uzamasına yol açabildiğini belirten Tezel, “Bu yöntem sayesinde hastada komplikasyon gelişme riski azalmakta, yara yerinde enfeksiyon riski en aza inmektedir. Bu da operasyonun başarısını artırmaktadır” diye konuştu.

Uygulama alanları

Tezel, gerektiğinde ameliyatların geniş kesiler şeklinde açık cerrahi denilen klasik yöntemle yapılması gerektiğini de vurgulayarak, uygun yöntemin hastalığın “yaygınlık derecesine” göre seçildiğini anlattı. Açık cerrahiye ait dezavantajların, minimal girişimsel cerrahinin geliştirilmesine yol açtığını belirten Tezel, şunları söyledi: “Kadın doğumcular ve genel cerrahların ardından, kalp ve damar cerrahları ile diğer cerrahi branşlar da minimal girişimsel cerrahiyi, açık cerrahiye bir alternatif olarak uygulama alanlarına almışlardır. Minimal girişimsel cerrahide uygulanan işlemin açık cerrahidekinden temel prensipler açısından hiçbir farkı yoktur. İki teknik arasındaki en önemli farkın minimal girişimsel girişimin küçük deliklerden yerleştirilen kamera ve el aletleri aracılığıyla yapılmasıdır.

Bugün en sık yapılan minimal girişimsel cerrahi ameliyatı, ‘laparoskopik kolesistektomi’ olarak da adlandırılan laparoskopi yardımıyla safra kesesinin çıkarılması ameliyatıdır. Ancak başta kasık fıtığı, apandisit, morbid obezite, reflü ve mide fıtığı ameliyatları olmak üzere birçok genel cerrahi ameliyatı laparoskopik olarak yapılmaktadır.”

Ameliyat edilecek bölgenin normalin 10–20 katı büyütülerek görüntülenmesine olanak veren laparoskopik yönteminin, “minimal girişimsel cerrahi” anlayışının yerleşmesinde çığır açtığını ifade eden Tezel, yöntemi şöyle anlattı: “Öncelikle karın içi karbondioksit gazı ile şişirilir. Karın ön duvarında açılan 0,5-1 santimetrelik kesilerden yerleştirilen hava kaçırmayacak şekilde tasarlanmış trokar denilen küçük borucuklardan kamera ve el aletleriyle kullanılarak istenilen ameliyat yapılır.Fıtıktan mide ameliyatlarına kadar birçok alanda kullanılan bu yöntem, hastanın hızlı bir şekilde iyileşmesini sağladığı gibi bazı ameliyatlarda klasik cerrahi yönteminden daha başarılı sonuçlar elde edilmesine olanak vermektedir.” (AA)

Konu ile ilgili olarak detaylı Bilgi için Lütfen Tıklayınız…    Op Dr Murat Üstün

  • Share/Bookmark

Süper-süper obezlerle morbid obezlerde gastrik bypass sonuç ve komplikasyonlarının karşılaştırılması

Yazarlar: Taylor, Jerome D.1; Leitman, I. Michael1; Hon, Peter; Horowitz, Michael2; Panagopoulos, Georgia3

Kaynak: Obesity Surgery, Volume 16, Number 1, January 2006 , pp. 16-18(3)

Giriş: Roux-en-Y gastrik bypass (RYGBP) obeziteye bağlı yandaş hastalıkları azaltır. Süper-süper obez hastalar (BMI ≥60) ek teknik ve tıbbi güçlükler gösterir. Bu çalışma süper-süper obez hastalarla BMI <60 hastalardaki sonuçların 5.5 yıllık periodda karşılaştırılmasını içermektedir.

Metodlar: Ocak 1999’dan haziran 2004’e kadar açık RYGBP ameliyatı geçiren 504 hastanın geriye dönük analizi yapıldı. Hastalar iki gruba ayrıldı: Grup A (444 hasta) BMI <60 olan hastalar ve Grup B (60 hasta) BMI ≥60 olan hastalar. İkinci grubun büyük çoğunluğu erkeklerdi. Demografik özellikler ve yandaş hastalıklar açısından gruplar oldukça benzerdi. Sonuçlar: Grup A’daki 23 hastaya (%5) ve Grup B’deki 3 (%5) hastaya aynı seansta karın duvarı fıtığı onarımı yapıldı. Grup A’da % 11.2, Grup B’de % 10 oranında aynı seansta safra kesesi operasyonu yapıldı. Grup A’da anastomoz kaçağı olan hasta oranı % 1.3, B’de ise 0 idi. Yara enfeksiyonu Grup A’da % 5, Grup B’de %1.7 idi. Mortalite her iki grupta aynı idi. Darlık oranı grup A’da %0.9, Grup B’de % 1.7 idi.1 yıl sonra Grup A’da aşırı kiloların kaybı % 41.7, Grup B’de % 38.8 idi. Kansızlık gelişimi The development of anemia was not statistically differenistatistiksel olarak anlamlı değildi. (8.3% ve 11.0 %). Ameliyat sonrası safra kesesi hastalığı ve yara yeri fıtığı oranları benzerdi.

Tartışma: Süper-süper-obez hastalar BMI’leri baz alınarak yüksek riskli sayılarak RYGBP operasyonu adaylarının dışında tutulmamalıdır.

Konu ile ilgili olarak detaylı Bilgi için Lütfen Tıklayınız…    Op Dr Murat Üstün

  • Share/Bookmark

Obezite Cerrahı Olmayan Cerrahlar İçin Bariatrik Aciller

446Timothy S. Kuwada, MD

Giriş

Bariatrik cerrahi son on yılda muazzam bir gelişme göstermiştir. Bu yüzyılın başlarında yılda 40.000’den az ameliyat yapılmaktaydı.[1] Geçen yıl sadece ABD’de 150.000’den fazla bariatric operasyon uygulanmıştır. Genel cerrahların çoğu bariatrik ameliyatlar yapmazken; giderek artan sayıda, obezite cerrahisini takiben ortaya çıkan akut ya da kronik komplikasyonlarla karşı karşıya gelmektedirler.

Bu yıl SAGES (Amerikan Gastrointestinal ve Endoskopik Cerrahlar Derneği) Non-Bariatrik Cerrahlar İçin Bariatrik Aciller toplantısını düzenlemiştir. Bu, çeşitli uzmanlar tarafından bariatric cerrahiyi takiben görülebilen akut ve kronik komplikasyonların sunulduğu bir paneldi. Bu bilgiler esas olarak bariatric cerrahi uygulamayan cerrahlar için sunulsa da, aynı zamanda güncel tedavilerle ilgili sofistike bir derlemeyi de içerdiği için deneyimli bariatric cerrahların da ilgisini çekecektir. Bu oturum Sayeed Ikramuddin, MD,( Associate Professor of Surgery and Director of Bariatric Surgery, University of Minnesota, Minneapolis, Minnesota.) tarafından yönetilmiştir.

Safra Yolu Hastalıkları ve Bariatrik Cerrahi

Bariatrik Cerrahiden Sonra Safra Taşlarını Önlemekte Trendler

447

W. Scott Melvin, MD, (Professor of Surgery and Chief of Gastrointestinal Surgery at Ohio State University, Columbus, Ohio,) oturuma bariatric cerrahiyi takiben görülen safra yolu hastalıklarına genel bakışla başladı. Dr. Melvin, genel populasyonda % 15 sıklıkta görülen safra taşlarının, hızlı kilo kaybından sonar % 30 oranında görüldüğünü belirtti. Bu nedenle, bariatric hastalar ileride akut kolesistit, safra koliği, koledokolithiazis ve safra taşı pankreatitine bağlı olarak daha fazla kolesistektomi geçirme riskine sahiptir.

Bariatrik cerrahinin açık yapıldığı yıllarda, kolesistektominin riske ve ameliyat süresine katkısı minimal olduğundan aynı seansta kolesistektomi yapılması standarttı. Halbuki, laparoskopik bariatric cerrahi çağında kombine kolesistektomi tartışmalıdır. Laparoskopik bariatric ameliyat sırasında kolesistektominin eklenmesi operasyon süresini anlamlı ölçüde uzatır v eek trokarların yerleştirilmesini gerektirir. Üstelik, temiz-kontamine operasyon sayılan kolesistektomi sırasında bir ayarlanabilir gastric band yerleştirilmesi de safra kesesinin alınması kararını daha komplike hale getirir. Kilo kaybından sonar kolelithiazis riskinin artması, post-bariatrik bilier hastalık riskini kaçınılmaz olarak arttırdığı gibi, gastric bypass hastalarında safra yollarına endoskopik erişimin de neredeyse imkansızlaşması sorunu daha da karmaşıklaştırır.

Pek çok randomize, prospektif, çift-kör çalışma, Ursodiol kullanımı ile cerrahi ya da medical hızlı kio kaybını izleyen safra taşı insidansını anlamlı şekilde azalttığını göstermiştir. 2,3] Bir çalışmada[2] safra taşı oluşma insidansı 6 ay boyunca günde 600 mg ursodiol kullanımı ile % 32’den (placebo), % 2’ye düşmüştür. Ursodiol proflaksisinin optimum süresi net değildir. Ancak, band hastalarında uzamış kilo kaybı süreci nedeniyle daha uzun olması olasıdır. Dr.Melvin, günümüzde bariatric cerrahi sırasında proflaktik kolesistektominin standart olmadığını, ancak postoperative ursodiol kullanımının şiddetle tavsiye edildiğini vurgulamaktadır.

Bariatrik Hastada Safra Kesesi Hastalığı ve Koledokolithiazise Yaklaşım

Safra Kesesi Hastalığı: Bariatrik hastada bilier kolikten kolesistite kadar semptomlar verebilen safra kesei hastalığına genel yaklaşım, nonbariatrik hastadakine benzer şekilde laparoskopik kolesistektomidir. Dr.Melvin, intraoperatif kolanjiografinin mevcut koledok taşlarının saptanması için laparoskopik kolesistektomiye mutlaka eklenmesini önermektedir.

Koledokolithiazis (Ana safra kanalı taşları): Gastrik bypass geçirmiş hastada endoskopik retrograde kolanjiopankreatografi (ERCP) ile duodenuma erişmenin mümkün olmaması nedeniyle, koledokolithiazis ciddi şekilde problem olabilir.

Dr. Melvin post-gastrik bypass hastalarında ana safra yolu taşlarının tanı ve tedavisini derlemiştir. Tanı için karaciğer fonksiyon testleri, CT, USG ve MRCP (Manyetik Rezonans Kolanjiopankreatografi) ‘den oluşan multimodal tanısal yaklaşımı önermektedir.

Koledokolithiazis için kuvvetli şüphe belirdiğinde, tedavi hastanın genel durumunun stabil olup olmadığı, cerrahın minimal invaziv bilier prosedürlerde deneyimi, ve ERCP’de uzmanlaşmış girişimsel radyolog ve gastroenterologların mevcut olup olmamasına göre planlanmalıdır. Dr. Melvin IOC eşliğinde laparoskopik kolesistektominin pek çok cerrah için uygun seçenek olduğunu belirtmiştir.

Ana safra kanalı tıkanıklığı saptandığında, açık ya da laparoskopik ana safra kanalı eksplorasyonu endikedir. Koledokotomiden önce, koledokotomi ve T-tübün morbiditesini azaltacağından ana safra kanalına transsistik yaklaşık mutlaka denenmelidir.

Dr. Melvin ayrıca yeni geliştirilen transgastrik ERCP seçeneğini de tartışmıştır. Gösterdiği kısa videoda, ince barsağın distansiyonunu önlemek için proksimal jejunumun klemplenmesi, remnantın karın ön duvarına sabitlenmesi, transabdominal-transgastrik bir trokarın girilmesi ile remnant, duodenum ve safra yollarına erişimin sağlanması demonstre edilmektedir. Geniş, yandan görüşlü bir ERCP skopunun girilebilmesi için 15 mm trokar gerekmektedir. Transgastrik ERCP sıklıkla laparoskopik kolesistektomi esnasında yapılmaktadır. Buna karşın, bazı seçilmiş vakalarda remnant perkutan olarak veya laparoskopik Stamm gastrostomi tübü aracılığıyla da güvenli şekilde ulaşılabilir. Bu, daha sonar giriş yerinin local anestezi altında genişletilmesini ve ERCP skopunun girilmesini sağlar. Antegastrik yapılmış bir Roux bacağı, remnant aşağıya çekebilir ve anterior gastropeksi ve gastrostomi tübü yerleştirilmesi için midenin mobilizasyonunu kısıtlayabilir.

Ve nihayet,, bilier kanalın acil dekompresyonu gereken anstabil hastada, en sık kullanılan ve minimal invaziv seçenek perkutan transhepatik kolanjiografi olabilir. Bir kez bilier sepsis kontrol altına alındıktan sonra PTK ana safra kanalı obstrüksiyonunun niteliğini belirler ve definitive tedavi için cerrahın yukarıdaki seçeneklerden birini seçmesini sağlar.

HAZIRLAYAN: Op.Dr.Murat Üstün

Konu ile ilgili olarak detaylı Bilgi için Lütfen Tıklayınız…    Op Dr Murat Üstün

  • Share/Bookmark

Obezite Cerrahı Olmayanlar İçin Bariatrik Aciller -2: Bariatrik Hastalarda Marjinal Ülserler

Phillip Schauer, MD, (Professor of Surgery and Director of Advanced Laparoscopic and Bariatric Surgery at The Cleveland Clinic, Ohio,) Roux-en-Y gastrik bypass sonrası marjinal ülserlerin kapsamlı bir sunumunu yapmıştır. Dr. Schauer’e göre, RYGB’dan sonra gelişen ve endoskopik olarak doğrulanmış marjinal ülser 0.3% to 16% arasındadır.[5] En sık görülen yakınmalar kanama (gizli ya da akut), ağrı, bulantı ve kusmadır. Dr. Schauer özofagogastroduodenoskopinin (EGD) marjinal ülser tanısında halen altın standart olduğunu vurgulamaktadır. Üst gastrointestinal kontrastlı grafi daha az invaziv ve daha ucuz olmasına rağmen, kesin tanı koydurmada tam olarak uygun değildir.

Marjinal Ülserler İçin Risk Faktörleri

Marjinal ülser etyolojisi multifaktöryal olup, aşağıdaki nedenlerden bir ya da birden fazlası ile bağlantılı olabilir:

Artmış gastrik asid

Tütün kullanımı

Nonsteroidal anti-enflamatuar ilaçlar (NSAIDs)

Helicobacter pylori;

Gastro-gastro fistül

Anastomotik gerginlik ve/veya iskemi, yabancı cisim (suture) ve poş boyutu.

Allahtan, bu risk faktörlerinin çoğu önlenebilir nedenlerdir.

Ek olarak, çeşitli cerrahi modifikasyonlar marjinal ülser riskini azaltmaya yardım edebilir. Dr. Schauer kendi otörü olduğu bir çalışmaya gönderme yaparak,[5] non-absorbabl suture kullanımının marjinal ülser riskini arttırdığına dikkat çekmektedir. Bu çalışmada, gastroenterotominin çift tabaka üzerinden kapatıldığı lineer gastrojjejunostomili 3285 hasta değerlendirilmiştir. Bu hastaların 1095’inde iç tabaka non-absorbabl sütürle kapatılmış ve marjinal ülser oluşumu % 2.6 olarak saptanmıştır. İç tabaka kapatmanın absorbable sütürle değiştirilmesini takiben, izlenen 2190 hastada ise oran % 1.3’e düşmüştür.

Poş boyutu ve pariethal hücre kitlesinin marjinal ülser oluşumunda rolü tartışmalıdır. Pariethal hücre kitlesi poş boyutu ile orantılı olduğundan, geniş poş boyutunun marjinal ülser için bir risk faktörü olduğu ileri sürülmüştür. Hedberg ve arkadaşları[6] gastric bypasstan sonra marjinal ülser gelişen hastalarda, kontrollerle kıyaslandığında poşlarında daha fazla asit üretimi olduğunu saptamıştır. 6] Diğer araştırmacılar, poş gerektiği kadar küçük (yaklaşık 30 cc) olduğunda pariethal hücre dokusunun ve asid konsantrasyonunun düşük olması gerektiğine dikkat çekmişlerdir. Pope ve arkadaşları[7] asid hasarının marjinal ülser gelişiminde dominant factor olmadığını, çünkü medikal profilaktik asid supresyonu yapılan vakalarda da beklenen marjinal ülser oranlarının gözlendiğini savunmuştur. Ancak, poş aşırı şekilde genişse veya bir gastro-gastrik fistül gelişmişse lumen içindeki pH marjinal ülser oluşumunu başlatacak düzeylere ulaşmaktadır.

Marjinal Ülserlerin Tedavisi

Marjinal ülserlerin tedavisi 3 ana grupta sınıfandırılabilir:

Marjinal ülserin medikal tedavisi

Refrakter marjinal ülserin cerrahi tedavisi

Akut marjinal ülser komplikasyonları (perforasyon) için acil cerrahi.

Marjinal ülserlerin medikal tedavisi: Üst GIS endoskopisi ile marjinal ülser tanısı kesinleştirildikten sonra, hastaya proton pompa inhibitörü (PPI) ve sucralfate başlanmalıdır. Tedavinin optimal süresi bilinmemektedir. Bununla birlikte, hastaların en az 3 ay tedavi görmeleri gerektiğini düşündüren çeşitli veriler vardır..[8] Bunun dışında, uzun süreli PPI profilaksisini destekleyen ya da reddeden yeterli kanıt ta yoktur. Daha once de belirtildiği gibi, NSAID ve tütün kullanımı gibi tüm etkenler ortadan kaldırılmalıdır. Endoskopi sırasında H pylori biopsileri mutlaka gerçekleştirilmeli ve saptanırsa tedavi edilmelidir. Marjinal ülserlerin büyük bölümü medikal tedaviye yanıt vermektedir. Ancak, ülserin tam olarak ortadan kalktığı control endoskopisi ile kanıtlanmalıdır.

Refrakter marjinal ülserlerin tedavisi: Dr. Schauer refrakter ülserlerin nadir ancak üzücü bir problem olduğunu belirtmiştir. Potansiyel düzeltilebilir sorunları saptamak için gastric poş anatomisinin sistematik gözlemine vurgu yapmaktadır. Zollinger-Ellison sendromu gibi bilinmeyen ülserojen hastalıklar da soruşturulmalıdır. Poş asid konsantrasyonunu arttıran gastro-gastrik fistül varlığı üst gastrointestinal kontrastlı grafi, oral contrast CT ve üst GIS endoskopisi ile araştırılmalıdır. Gastro-gastrik fistül mevcutsa, cerrahi olarak onarılması endikedir. GGF’lerin endoskopik onarımını tarifleyen öncü çalışmalar [9] varsa da, bu henüz deneysel olarak Kabul edilmelidir. Üst gastrointestinal grafi poş boyutunu belirlemek için faydalı bir yaklaşımdır. Daha önce de belirtildiği gibi, geniş poş poşun içinde asid konsantrasyonunun yüksek olmasına yol açmaktadır. Poş boyutunun azaltılması için cerrahi seçenekler poşun lateral/vertical bölümünün rezeksiyonu veya inferior poşun rezeksiyonu ile gastrojejunostominin bozulmasını ve yeni bir gastrojejunostomi oluşturulmasını içerir. İkinci seçenek daha komplike ve riskli olmakla birlikte, gastrojejunostomi hattındaki ülseri de rezeke ettiği için daha definitiftir.

Son seçenek gastrojejunostominin revizyonu ile birlikte veya tek başına bir trunkal vagotomidir. Vagotomi laparoskopik ya da torakoskopik yaklaşımla gerçekleştirilebilir. PPI tedavisi ile kıyaslandığında vagotominin asid üretimi üzerindeki etkinliği net değildir, fakat fizyolojik olarak, PPI teorik olarak komple asid supressyonunda avantaj sağlamaktadır. Ek olarak, vagotomi dumping sendromu riskini de arttırmaktadır. Burada bahsedilen prosedürlerden herhangi birini gerçekleştirmeden önce, patolojik pH değerleri pH monitorizasyonu ile konfirme edilmelidir.

Perfore Marjinal Ülserler: Kapanışta, Dr. Schauer marjinal ülserlerin en ciddi komplikasyonu olan perfore marjinal ülseri tartışmıştır. Marjinal ülser perforasyonu herhangi bir uyarıcı semptom olmadan meydana gelebilir. Klinik tablo herhangi bir iç organ perforasyonu ile benzerdir. Hastalar tipik olarak akut ve ciddi bir epigastrik ağrı hisseder. Taşikardi, ateş, lökositoz ve düz karın grafisi veya CT çalışmalarında serbest hava saptanır. Yaklaşım hemen daima cerrahidir; perforasyonun onarımı ve omental patchle desteklenmesini ve drenaj tüplerinin yerleştirilmesini içerir. Herhangi bir acil reoperatif bariatric prosedür gibi, remnant gastrostomi tübü devam eden bir sızıntı durumunda enteral erişimi sağlamak için düşünülmelidir. Hasta stabilse, minimal kontaminasyonla birlikte küçük bir perforasyonu varsa ve kronik marjinal ülseri olduğu biliniyorsa, gastrojejunostominin rezeksiyonu ve revizyonel gastrojejunostomi uygun, fakat daha kompleks bir seçenektir.

DEVAM EDECEK.. Gelecek Bölüm: Bariatrik hastalarda barsak tıkanıklıklarının tedavisi

İLK BÖLÜM: Bariatrik Hastalarda Safra Yolu Problemleri

HAZIRLAYAN: Op.Dr.Murat Üstün

Konu ile ilgili olarak detaylı Bilgi için Lütfen Tıklayınız…    Op Dr Murat Üstün

  • Share/Bookmark

BARİATRİK CERRAHİ: Geçmişi, Bugünü ve Geleceği

441ÖZET: Amacımız farklı bariatrik cerrahi prosedürlerinin tarihini ve gelişimini gözden geçirmek; günümüzde en sık uygulanan bariatrik prosedürler ve bariatrik cerrahi alanında gelecekteki trendlere bir bakış atmaktır.

METODLAR: Bariatrik cerrahi ile ilgili tüm İngilizce literatürün taranması.

SONUÇLAR: Bariatrik cerrahinin tarihçesi, farklı teknikler ve her bir prosedürün sonuçları ile ilgili bilgi içeren makaleler literatür taramasına dahil edilmiştir.

TARTIŞMA: Bariatrik cerrahi dinamik bir alandır. Uzmanlar hem güvenli, hem de efektif olan ideal, minimal invaziv prosedürü bulmak için durmaksızın araştırmaktadırlar.

GİRİŞ:

ABD’de obezite oranları 1962’de % 12.8 iken, 2000’de % 30.5’e çıkacak şekilde geometrik olarak artmıştır. (1) Bu durum, 1990’da 16.000 olan (2) yıllık bariatrik prosedür sayısının, 2005’de 140.000’e çıkmasını (3) da açıklamaktadır.

Bu bağlantının mantığı, son birkaç onyılda bariatrik cerrahinin başdöndürücü gelişiminin altını çizmektedir. Bu gözden geçirme; bariatrik cerrahinin geçmişinden edinilen dersleri özetleyerek, günümüzde mevcut pratiğin altını çizecek ve bu dinamik sahada gelecek onyılda ne gibi gelişmeler olacağı konusunda öngörülerde bulunacaktır.

Bariatrik Cerrahi Konsepti

440

Obezitenin cerrahi tedavisi konsepti, mide veya ince barsaklarının büyük bölümü çıkarılan hastalarda anlamlı postoperatif kilo kaybı gözlenmesiyle gelişmiştir. (4) Bu ilham, malabsorbtif (emilimi engelleyici), restriktif (kısıtlayıcı) ve kombine malabsorbtif-restriktif prosedürler olarak sınıflandırılabilecek farklı ekollerin gelişmesine yol açmıştır.

Saf Malabsorbtif Prosedürler

Jejuno-ileostomi

1953’de Minnesota Üniversitesi’nden Varco, özellikle kilo kaybını amaçlayan ilk cerrahi operasyonu geliştirmiştir. (5)Bu, bypasslanan segmentin drenajı için ayrı bir ileoçekostomi de içeren bir end-to-end jejuno-ileostomidir.

Payne ve arkadaşları 1963’de (6) proksimal jejunumla midtransvers kolon arasında end-to-side anastomoz yaptıkları jejunokolik bypass prosedürlerini yayınlamışlardır. Bu operasyonlar dramatik kilo kaybına yol açmakla birlikte; eşlik eden elektrolit dengesizlikleri, kontrol edilemeyen daire ve karaciğer yetmezliği prosedürün gözden geçirilmesini zorunlu kılmıştır.

1965’de Sherman (7) bu prosedürü proksimal jejunum ve distal ileum arasında bir end-to-side anastomoz kullandığı bir jejuno-ileostomi ile modifiye etmiştir. Bu, daha sonra, 14 inch jejunum ve 4 inch ileumun kullanıldığı (bu nedenle 14+4 prosedürü olarak da bilinen) bir end-to-side jejunoileostomiye modifiye edilmiş ve standart bir malabsorbtif prosedür haline gelmiştir.

Buna rağmen, hastaların % 10’u besinlerin ileumdan reflüsü nedeniyle tatmin edici kilo kaybı sağlayamamıştır. Bu deneyim Scott ve arkadaşları (8) ile Buchwald ve arkadaşları (9) tarafından da gözlenerek 1971’de intussusepsiyonu önlemek için jejunal stumpun transvers kolona drene edildiği orijinal end-to-end jejunoileostomiye dönülmüştür. (10)

Jejuno-ileostomi anlamlı kilo kaybına yol açar. Maalesef bu prosedürün pek çok malabsorbsiyon komplikasyonu ile ilişkili olması, terk edilmesine yol açmıştır. Ancak bu teknik, gastrik bypass prosedürlerinin geliştirilmesine öncülük etmiştir. (11)

Biliopankreatik Diversiyon

Önceki prosedürlerin komplikasyonlarıyla başa çıkabilmek için yeni jenerasyon prosedürler geliştirilmiştir. Bu yeni jenerasyon, barsağın hiçbir bölümünün intestinal akımdan ayrılmaması prensibini paylaşmaktadır.

1979’da Scopinaro (12) biliopankreatik diversiyon olarak adlandırılan yeni jenerasyon bir malabsorbtif prosedürü tanımlamıştır. Bu prosedür duodenal stumpun kapatılmasıyla bir parsiyel gastrektomiyi içerir. Ardından jejunum ileoçekal valvin 250 cm proksimalinden bölünür. Daha sonra, jejunumun distal bölümü (Roux bacağı) mideye, proksimal bölümü (biliopankreatik sekresyonları drene eden bölüm) ileoçekal valvin 50 cm proksimalinde ileuma anastomoze edilir. Son aşama, kısa bir intestinal ortak kanal meydana getirir.

Bu prosedür sindirim enzimlerinin gıdalarla etkileşim süresini azaltarak, besinsel emilim için gerekli emilim yüzeyini azaltarak ve gıdaların mideden geçiş zamanını kısaltarak kilo kaybına yol açar. Prosedür bırakılan mide boyutuna bağlı olarak minor restriktif bir komponente de sahiptir. (13) Sonuçta, biliopankreatik diversiyonun çok etkin olduğu kanıtlanmıştır.

1998’de Scopinaro ve arkadaşları bu prosedürü geçiren 2441 hastalarının 21 yıllık sonuçlarını bildirmiştir. Başlangıç kilo kaybı, operasyondan 1 yıl sonra aşırı kilonun % 75’i olarak rapor edilmiş ve bu, takip süresinde de korunmuştur. (14)Bu prosedür, hastaların zamanla daha fazla yemelerine rağmen kilo kayıplarını korumalarını sağlamaktadır.

Biliopankreatik diversiyonun belli başlı komplikasyonları daire, aşırı gaz oluşumu, anemi, stoma ülserleri, kemik demineralizasyonu, Dumping sendromu ve anastomoz kaçağıdır. (15)

Kombine Malabsorbtif ve Restriktif Prosedürler

442

Bu prosedürler mide boyutunu küçülterek ve besin emilimini azaltarak kilo kaybı sağlarlar. Bu prosedürler duodenal switch, gastrik bypass ve digestif adaptasyondur.

Duodenal Switch

1986’da Hess, Roux bacağını duodenumun 1.parçasına anastomoze ederek, böylece pylor sfinkterini koruyarak biliopankreatik diversiyonu modifiye etmiştir. Bu modifikasyon stomal ülserleri ve Dumping sendromunu elimine etmiştir. (16) Ek olarak, Hess mideyi küçük kurvatur boyunca dar bir tüp oluşturacak şekilde vertikal olarak bölerek restriktif bir komponent de eklemiştir.

Duodenal switch kaydedilen en yüksek kilo kaybı oranlarına yol açmıştır. (17) 440 hastanın izlemi, başlangıç kilo kaybının postoperatif 18 ayda aşırı kilonun % 80’i olduğunu göstermiştir. Bu kilo kaybı en az 8 yıl boyunca da korunmuştur. (18)

Bu prosedürü geçiren hastalar malnutrisyon, diare ve vitamin noksanlıkları yönünden risk altındadır. Bu nedenle, bu hastaların uzun dönem takibi, besinsel destekler kullanması ve nutrisyonel durumlarının dikkatle izlenmesi gereklidir. (19)

Gastrik Bypass

Gastrik bypass, gastrektomi ve Billroth II gastrojejunostomi geçiren hastalarda aşırı kilo kaybı gözlenmesi temelinde geliştirilmiştir. Gözlenen kilo kaybının, hastanın öğünler için azalmış gastrik kapasitesi, azalmış sindirime yol açan asid üretimi azalması ve gıdaların ince barsağa erken pasajına (Dumping sendromu) bağlı olduğu düşünülmüştür. (20)

1966’da Mason ve Ito, kilo kaybı için ilk gastrik bypass prosedürünü gerçekleştirmiştir. Bu prosedür midenin horizontal olarak bölünmesini ve proksimal gastrik poşa bir loop gastrojejunostomi eklenmesini içerir. (21) Başlangıçta gastrik poş boyutu ölçülmemiştir. Alder ve Terry (22) 1977’de yayınladıkları bir çalışmada mide poşu boyutunun uzun dönemde gözlenen kilo kaybı ile bağlantılı olduğunu bildirmiştir. Bu otörler LaPlace yasasına bağlı olarak, poş genişledikçe duvar üzerinde dilatasyona yol açan basıncın da arttığını ileri sürmüşlerdir. Deneyimlerine göre, yeterli gastrik poş boyutunun 30 cc’den az olduğunu belirtmişlerdir.

Aynı yıl, Alden (23) midenin kesilmesindense stapler ile kapatılmasının gastrik sızıntı insidansını azalttığını ileri sürmüştür. Bununla birlikte, stapler hattının sıklıkla açılması ve mide devamlılığının restore olması midenin rezeksiyonuna dönülmesini zorunlu kılmıştır.

1977’de Griffen ve arkadaşları (24) gastrik bypass prosedüründe loop hastrojejunostomi yerine Roux-en-Y konfigürasyonunu savunmuşlardır. Bu modifikasyon mideye safra reflüsünü ortadan kaldırmış, jejunal loptaki basıncı azaltmış ve prosedüre malabsorbtif bir komponent eklemiştir. 1983’de Torres ve arkadaşları (25) kilo kaybını arttırmak için malabsorbsiyon derecesini yükseltmek üzere uzun bir Roux bacağı kullanılmasını önermişlerdir.

31

1988’de Salmon(26) poş çıkımının dilatasyonunu önlemek üzere bir vertikal banded gastroplasti ekleyerek gastrik bypass prosedürünü modifiye etmiştir. 1989’da Fobi gastrik kısıtlamayı sağlamak için silastik bir halka kullanmıştır. Ayrıca, gastrogastrik fistül gelişimini azaltmak amacıyla Roux-en-Y jejunal bacağını gastrik poşla distal mide arasına yerleştirmiştir. (27)

1993’de Wittgrove ve Clark, EEA stapler gastrojejunostomi ile ilk laparoskopik Roux-en-Y gastrik bypassı gerçekleştirmiştir. (28) 6 yıllık deneyimlerinde 500 hastada, fazla kilonun % 80’inin kaybedildiğini bildirmişlerdir. 1999’da Higa ve arkadaşları anastomotik kaçak insidansını azaltmak üzere, stapler yerine elle dikiş yapılan laparoskopik gastrojejunostomi tekniğini tanımlamışlardır. (29)

Günümüzde Roux-en-Y gastrik bypass ABD’de en sık kullanılan bariatrik prosedürdür. 2005’de yaklaşık 140.000 gastrik bypass prosedürü uygulanmıştır. (30) Bu prosedürde kilo kaybının güvenilirliği ve etkinliği kanıtlanmıştır.

Digestif Adaptasyon

2002’de, Santoro ve arkadaşları digestif adaptasyon olarak adlandırdıkları yeni bir bariatrik prosedürü geliştirdiler. Bu prosedür bir sleeve gastrektomi ve jejunumun ilk 50-100 cm’i ile, ileumun son 200-250 cm’sini koruyan bir enterektomiden oluşmaktadır. Bu prosedürün amacı normal gastrointestinal fizyolojiyi bozmadan kontrollü malabsorbsiyon ve kombine bir restriksiyon sağlamaktır. 2006’da yayınladıkları ilk sonuçları postoperatif 12 ayda aşırı kilonun % 80’inin verildiğini göstermiştir. (32)

Restriktif Prosedürler

Bu prosedürlerin amacı mide boyutunu azaltarak daha küçük öğünler yenmesini ve böylece kilo kaybını sağlamaktır. Kilo kaybı gıdanın normal fizyolojik pasajı değiştirilmeden oluştuğu için malabsorbtif yan etkiler görülmemektedir.

Gastroplasti

1971’de Mason ve Printen ilk horizontal gastroplastiyi gerçekleştirdiler.Bu prosedürde mide horizontal olarak, curvatura major tarafında küçük bir kanalla birleşen üst-küçük ve alt- büyük mide poşlarına bölümlenmektedir. (33) Bununla birlikte, bu prosedürle sağlanan kilo kaybı tatminkar değildir ve bunun kanalın sekonder dilatasyonuna bağlı olduğu düşünülmüştür.

1977’de Gomez kanalı Dacron mesh kolar ile güçlendirmiş, fakat bu aşırı fibrozis ve gastrik obstrüksiyona yol açmıştır. Daha sonra, Dacron meshi kontinü polpropylene sütürle değiştirmiştir. Maalesef bu son manevra da mide duvarında sütür erozyonuyla komplikasyonlara yol açmıştır. (34) 1979’da Pace ve arkadaşları (35) küçük ve büyük kurvaturlar arasında bir stoma oluşturmaya (Midway gastroplasti) çalışmışlardır.

1978’de Long küçük kurvatur tarafında, fundusta prolene sütürlerle güçlendirilen bir oblik stapler hattını denemiştir. Bu girişim, küçük kurvaturun daha kalın kas yapısı olduğu ve bu nedenle dilatasyona daha dirençli olduğu fikrinden kaynaklanmıştır. (36) Aynı yıl Laws sütür erozyonu komplikasyonundan kaçınmak için polypropylene sütür yerine silastic bir halka kullanmıştır. (37) Bunu 1980’de elle sütür konulan Waynne-Jones vertikal gastroplasti modifikasyonu izlemiştir. (38)

1980’de Mason vertikal band gastroplastiyi tanımlamıştır. Bu prosedürde staplerle oluşturulan bir pencereden geçirilen Marlex band kullanılarak desteklenen bir küçük kurvatur stoması kullanmıştır. Bu prosedür yaklaşık 10 yıl vertikal band gastroplasti için altın standart olmuştur.

1993’de Chua ve Mendiola ilk başarılı laparoskopik gastroplastiyi gerçekleştirmiştir. (40) 1996’da Champion gastrik fundusun wedge rezeksiyonu ile laparoskopik vertikal banded gastroplastiyi sunmuştur. (41)

Gastroplastide anastomoz olmadığından kaçak ve takiben peritonit riski düşüktür. Nutrisyonel komplikasyonlar, prosedürün malabsorbtif komponenti olmadığından anlamlı değildir. (42) Bununla beraber, hastaların yaklaşık % 5’inde stomal striktür gelişmektedir. (43)

Gastrik Band

443

Gastrik banding en az invaziv bariatrik prosedür olarak geliştirilmiştir. Halk arasında mide kelepçesi olarak da bilinen bu metodda midenin kesilmesi veya dikilmesi söz konusu değildir. Bu prosedürde küçük bir üst poş ve dar bir kanalla bağlantılı distal mide oluşturulacak şekilde, midenin etrafına silikon bir band yerleştirilir.

1976’da Tretbar ve arkadaşları bu yaklaşımı kullanarak ilk denemeyi gerçekleştirmiştir. Bu ameliyatta mide boyutunu azaltmak için fundusun mide etrafında çevrildiği bir fundoplikasyon prosedürü kullanılmıştır. (44) 1980’de Wilkinson ve Molina sırasıyla Marlex mesh ve Dacron vasküler greft materyalleri kullanarak ilk gastrik band prosedürlerini birbirlerinden ayrı olarak gerçekleştirmişlerdir. (45)

1986’da Kuzmak, ciltaltındaki bir portla bağlantılı, serum eklenip azaltılarak boyutu kontrol edilebilen bir şişirilebilir silastik bandla ilk ayarlanabilir gastrik band girişimini yayınlamıştır. (46) 1993’de Catona ve arkadaşları ilk laparoskopik ayarlanamayan gastrik band prosedürünü uygulamışlardır. (47) Aynı yıl Belachew ve arkadaşları ilk ayarlanabilir laparoskopik gastrik band ameliyatını gerçekleştirmiştir. (48) 1999’da Cadiere ilk robotik gastrik band ameliyatını gerçekleştirmiştir ki, bu aynı zamanda ilk robotik bariatrik prosedürdür. (49)

2001’de FDA Lap-Band’a ABD’de kullanım onayı vermiştir. (50) Gastrik band geri döndürülebilir, ayarlanabilir olmanın yanı sıra mide duvarına ve bütünlüğüne zarar vermeme avantajına sahiptir. Bununla birlikte, band kayması, tıkanıklık ve band erozyonu bilinen komplikasyonlarıdır. Ek olarak başarılı gastrik band operasyonlarından sonra gözlenen kilo kaybı, diğer bariatrik prosedürlerle gözlenenden daha az olmaktadır.

Sleeve Gastrektomi

Bu prosedür midenin fundusu ve lateral % 80’inin alınarak, tüp şeklinde bir midenin oluşturulduğu ve pylorun korunduğu bir laparoskopik vertikal gastrektomiyi içerir. Marceau ve arkadaşları aslında bu prosedürü 1993’de duodenal switch prosedürü ile birlikte, biliopankreatik diversiyonun restriktif komponenti olarak tanımlamışlardır. (52)

444

Sleeve gastrektomi duodenal switch veya gastrik bypass öncesi ilk aşama olarak kullanılabileceği gibi, bazı hastalarda definitif prosedür olarak da kullanılabilir. (53) 2006’da Silechhia ve arkadaşları en az iki ağır komorbiditesi (yandaş hastalığı) olan süperobez hastalarda çok aşamalı bir prosedürün ilk basamağı olarak uygulamasındaki deneyimlerini yayınlamışlardır. Sleeve gastrektomiden 2 yıl sonra, hastalarının % 50’den fazlasında komorbiditenin düzeldiği saptanmıştır. (54)

Gastrik Pacing

1994’de Cigaina, mide duvarına doluluk hissini başlatacak elektrodlar yerleştirerek gıda alımını azaltma fikrini geliştirmiştir. (55) Bu elektrodlar rectus kılıfına yerleştirilen bir pille bağlantılı olup, bir uzaktan kumanda cihazı ile kontrol edilmektedir. 1995’de ilk kez insanlar üzerinde kullanılmıştır.

Bu minimal invaziv prosedür midenin veya gastrointestinal sistemin herhangi bir bölümünün rezeke edilmesini veya değiştirilmesini gerektirmemektedir. 1 yılda % 20, 2. Yılda % 25 kilo kaybı gözlenmiştir. (56)

Minimal İnvaziv Bariatrik Yaklaşım

Günümüzde tüm bariatrik cerrahi prosedürleri laparoskopik olarak gerçekleştirilebilmektedir. 2003’de tüm bariatrik prosedürlerin % 65’i laparoskopik gerçekleştirildiği ve bu yüzdenin artmakta olduğu bilinmektedir. (57)Önceleri morbid obezite laparoskopik cerrahi için bir kontrendikasyon kabul edilirken, açık cerrahi ile karşılaştırıldığında komplikasyonların daha az gözlenmesi, morbid obeziteyi laparoskopi için bir endikasyon haline getirmiştir. (58)Laparoskopik yaklaşım açık cerrahi kadar efektiftir. Bununla birlikte, laparoskopi daha küçük insizyon, daha az yara komplikasyonları, hızlı toparlanma ve erken hareketlenmeyle daha az solunumsal problem yaşanması gibi avantajlara sahiptir.

Aşamalı Prosedürler

Hastanın genel durumunu toparlamak ve Roux-en-Y gastrik bypass veya duodenal switch prosedürü gibi daha sonra uygulanacak daha efektif bariatrik prosedürlere imkan sağlamak üzere, gastrik sleeve, ayarlanabilir gastrik band veya intragastrik balon yerleştirilmesi gibi daha az invaziv bir prosedür kullanılabilir. Bu yaklaşım süperobez hastalarda veya ameliyat stressi ve genel anesteziyi kaldıramayacak kadar ağır komorbiditeleri olan hastalarda faydalıdır.

Pek çok otör bu konsept üzerinde çalışmıştır. 2005’de Milone ve arkadaşları süperobez hastalarda laparoskopik sleeve gastrektominin ilk basamak prosedür olarak intragastrik balondan daha etkili olduğunu ileri sürmüştür. (59) 2006’da Cottom ve arkadaşları laparoskopik Roux-en-Y gastrik bypass öncesi ilk basamak olarak sleeve gastrektomi kullanımını incelemişlerdir. (60)

Gelecek

Bariatrik cerrahi gelişmeye devam etmekte olan bir alandır ve pek çok avantajlar sunmaktadır. Obezite probleminin ve paralelinde her yıl uygulanan bariatrik prosedürlerin giderek artması gelecekteki araştırmalar için pek çok olanak sunmaktadır. Araştırma ve geliştirme çalışmaları hastalarımızı sağlığına kavuşturmakta bariatrik cerrahinin rolünü arttırmaktadır. Ufukta pek çok yeni prosedür ve teknik görünmektedir ve aşağıda bunların bazıları kısaca tartışılacaktır.

Robotik Cerrahi

Minimal invaziv teknikler altın standart olma yolundadır ve robotik cerrahi minimal invaziv girişimlerin kullanım ve gelişimini daha da ilerletme potansiyeline sahiptir. Bu teknik bariatrik cerraha daha kompleks operasyonları daha kesin ve güvenilir şekilde gerçekleştirme konusunda yardımcı olmaktadır. Robotik cerrahinin, cerrah için daha ergonomik ve daha az stresli olduğu kadar, daha hızlı ve gerçekleştirilmesi kolay olduğu da kanıtlanmıştır. (61)

445

2003’de Muhlmann ve arkadaşları laparoskopik ve bariatrik prosedürleri karşılaştırdıkları bir çalışma düzenlemişlerdir. Robotik asistanslı ameliyatların, deneyimli laparoskopik cerrahlar tarafından da yapılsa, normal laparoskopik ameliyatlardan % 30 daha hızlı olduğu kanıtlanmıştır. (61) Primer veya revizyon robotik-asiste bariatrik prosedürler, robotik asistansın kullanımı ile sağlanan mükemmel alet kontrolü sayesinde teknik olarak daha basitleşmektedir. Bununla birlikte, robotik asiste prosedürler halen çok pahalıdır ve sistemin kurulumu çok zaman almaktadır.

Endoluminal Bariatrik Cerrahi

Günümüzde mevcut bariatrik prosedürlerin hala anlamlı morbiditeleri vardır. Bu nedenle, kilo kaybı sağlayacak alternatif, daha güvenli cerrahi modalitelerin arayışı sürmektedir. Cerrahlar, “natural orifis surgery” (doğal delik cerrahisi) olarak da bilinen endolüminal cerrahi konusunda araştırmaya devam etmektedir. Bu öncü yaklaşım, mide ve barsak içerisine konarak kilo kaybı sağlamakta kullanılan endolüminal cihazları da içermektedir. Bu tip cerrahinin avantajı daha sonraki komplikasyonlara neden olabilecek cerrahi kesi yapma ihtiyacını ortadan kaldırmasıdır. Pek çok fikir üzerinde halen çalışılmaktadır.

Restriktif Endolüminal Prosedürler

2001’de Evans ve Scott, özellikle daha definitif bariatrik prosedürlerin hazırlığında kullanılmak üzere morbid obezite tedavisinde endoskopik intragastrik balon kullanımını sundular. (62) 2005’de Genco ve arkadaşları 2515 hastalık geniş bir serideki deneyimlerini sundular. 6 ay sonra, aşırı kilo kaybı % 33.9 idi ve hastaların % 90’ında komorbiditelerde düzelme sağlanmıştı. (63)

2004’de Felsher ve arkadaşları merkezi bir açıklığı olan intragastrik sirküler bir protezin endolaparoskopik yerleşimini kullanan deneysel bir çalışma sundular. Bu işlem 30-50 ml arasında bir proksimal gastrik rezervuar oluşturmaktaydı. Bu yöntemin veya alternatif intralüminal gastrik bölümleme tekniklerinin etkinliğini ve uzun vadede kilo kaybına etkisini kanıtlamak üzere uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. (64)

Malabsorbtif Endolüminal Prosedürler

2006’da Milone ve arkadaşları bir polietilen endolüminal duodenujejunal tübün (EDJT) kullanımını sundular. Bu tübün her iki ucu da açıktır ve gıdaların bilier veya pankreatik sıvılarla karışmadan pasajını sağlar. Bu metodun amacı besinlerin emilimini engelleyerek kilo kaybına yol açmaktır. Bu ilk olarak domuz modelinde gösterilmiştir. (65) Daha uzun tüp kullanımı ile kilo alma riski azalmaktadır.

Bariatrik cerrahiye olan ihtiyaç arttıkça, daha fazla cerrah bariatrik prosedürleri gerçekleştirmekle ilgilenmeye başlayacaktır. Sonuç olarak, pek çok araştırma ve geliştirme olanağı mevcuttur. Komplikasyonları azaltmak ve bariatrik prosedürlerin güvenilirliğini arttırmak için operatif detaylara ve perioperatif bakıma gösterilmesi gereken önem giderek artmaktadır. İdeal amaç hem güvenli, hem de etkili bir prosedür geliştirmektir. Halen, hastaların istediği kilo kaybını sağlayabilecek, efektif ve iyi tolere edilebilen hiçbir ilaç yoktur. (66)

Bununla birlikte, obezitenin fizyolojik ve patolojik özellikleri konusundaki temel blgilerimiz zamanla artmaya devam etmektedir. Hem cerrahlar, hem de ilaç şirketleri ideal tedavi modalitesini geliştirmek ve dünyadaki milyonlarca insana yardımcı olmak için aralıksız olarak araştırmaya devam etmektedir.

KAYNAK: Alan A. Saber, Mohamed H.Elgamal, Michael K.McLeod. Bariatric Surgery: The Past, Present, and Future. Obes Surg 2008; 18:121-128

Op.Dr.Murat Üstün tarafından çevirilmiştir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

Konu ile ilgili olarak detaylı Bilgi için Lütfen Tıklayınız…    Op Dr Murat Üstün

  • Share/Bookmark

Bakış Açısı: Gastrik Bypass–Kapalı mı Açık mı?

Laparoskopik ve açık gastrik bypassı karşılaştıran 3 yıllık prospektif randomize bir çalışma:

Özet: Morbid obezite için laparoskopik cerrahi, açık gastrik bypass ile nasıl karşılaştırılabilir? Araştırmacılar randomize bir çalışma düzenleyerek 155 hastayı ortalama 39 ay süreyle izlediler. her iki gruba da aynı Roux-en-Y gastrik bypass prosedürü uygulandı. Kilo kaybı, komorbiditelerde azalma ve hayat kalitesinde düzelme her iki grupta da benzerdi. En büyük farklılık insizyonel hernilerin görülme sıklığı olup, açık grupta % 39 iken, laparoskopik grupta sadece % 5 idi. (P < .01.)

Bakış Açısı: Bu rapor ve aynı hastalarda önceden yapılan kısa süreli izlem çalışması temel alınarak otörler açık ve laparoskopik yöntemlerin morbid obezitede benzer sonuçlara sahip olduğuna işaret etmektedir. Laparoskopik cerrahinin kısa vadede avantajları hospitalizasyon ve derlenme süresinin kısa olması, uzun vadede ise insizyonel hernilerin sıklığında anlamlı azalmadır. Araştırmacılar, laparoskopik gastrik bypassın morbid obezite hastalarında seçilmesi gereken prosedür olduğuna inanmaktadır.

Albert B. Lowenfels, MD Puzziferri N, Austrheim-Smith IT, Wolfe BM, et al Ann Surg. 2006;243:181-188

Abstract References: 1. Nguyen NT, Goldman C., Rosenquist CJ et al. Laparoscopic versus open gastric bypass: a randomized study of outcomes, quality of life, and costs. Ann Surg. 2001;234:279-289. Çeviri: Op.Dr.Murat Üstün

Konu ile ilgili olarak detaylı Bilgi için Lütfen Tıklayınız…    Op Dr Murat Üstün

  • Share/Bookmark